kuranİslâm, Mekkî ve Medenî boyutuyla bir bütündür; fakat bu bütünde Mekke, Medine’nin üzerine oturduğu ve onun istikrarını, sıhhatini sağlayan, her zaman için geçerli ana temeldir. Mekke olmadan Medine olmaz; kurulmaya çalışılırsa, ya Roma’ya hakim olurken Hıristiyanlaşan Hz. İsa’nın Mesajı’nın durumuna düşer, ya da bir asırdır milyonlarca şehide rağmen, İslâm dünyasının yaşadığı facialara kapı açar. Yıllarca önce, yanlış tespitler de ihtiva ediyor olsa, deneme mahiyetinde bir çalışma ile İslâm’ın Mekke boyutuna bakmaya çalışmış, daha sonra bir tanesinin, “Medine üzerinde ne zaman çalışacaksınız?” sorusu karşısında, o çalışmanın hiç anlaşılmadığını görmenin acısını duymuştum.

Kur’an, zahirde çok sadeymiş gibi görünen çok derin, manâ içinde manâ taşıyan üslubuyla, baştan sona Tevhid’i ders veren En’am Suresi’nin hemen başında birkaç âyetiyle, Mekkî temeli en sağlam bir şekilde vaz’ediverir. İslâm’ın Mekkî boyutunun, çağımızdaki ama çağlarüstü değer taşıyan bir tefsiri mahiyetindeki Nur Risaleleri’nin verdiğini, denebilir ki bu birkaç âyet en yoğun bir şekilde vermektedir. Kur’an, çok dikkatli okunduğunda, Nur Risaleleri’nin, bütün satırlarıyla gürül gürül, fakat onun sızıntılarından ibaret olduğu görülecektir. Ancak o zaman, Mesnevî’yi oluşturan bölümlere, “Tevhid Denizi’nden Bir Damla (Katre); Kur’an Denizi’nden bir Kabarcık (Hubab); Peygamber’i Tanıma Denizi’nden Reşhalar (Sızıntılar); Kur’an Bahçesi’nden Bir Meyvenin Çekirdeği (Habbe); Kur’an Bahçesi’nden Bir Çiçek (Zehre); Kur’an’ın Hidayet Meltemleri’nden Bir Esinti (Şemme); Kur’an’ın Işıkları’ndan Bir Parıltı (Şule)” gibi isimler verilmesine, muhterem müellifin tevazuu kadar, ondan da öte kesin bir hakikatin yansıması olarak bakılmalıdır. Yani, onun en muhteşem tefsiri mahiyetindeki bir eser bile, ancak Kur’an güneşinden bir veya birkaç parıltı, Kur’an okyanusundan bir veya birkaç damla olabilir.

Çağımızda zihnini ve kalbini Kur’an’a tam açmış ve onun bu çağa yansıyan yanını tam görebilmiş bir zat, Kur’an’ı da çağı da çok iyi okuyabilmiş ve bu sebeple, bütün himmetini, denebilir ki, Kur’an’ın Mekkî boyutu üzerinde yoğunlaştırmıştır. Onun ifadesiyle, hemen herkes çağının çocuğu olarak, Kur’an’a kendi çağının penceresinden bakmış ve dolayısıyla İslâm’ı ona göre yorumlamıştır. Ne var ki, Kur’an’a bu bakış, hicrî 6’ncı asırdan itibaren, büyük ölçüde ilk 5 asrın bakışına takılmış, 20’nci asırda ortaya çıkan pek çok İslâmî hizmet çizgileri ise, prensipte 14 asrı atlayıp, İslâm’ın ilk altın çağına ulaşma gibi bir iddia taşımalarına rağmen, Kur’an’a, İslâm’ın temeli olan Mekke’yi atlayarak bakma gibi bir yanlışın içine düşmüş, yani ona, Medine’den itibaren 14 asrın penceresinden bakmışlardır. Eğer Müslümanlar olarak bir nefis muhasebesi yapmamız gerektiğini düşünenler varsa – ki bu, hâlâ elzemdir – muhasebesi yapılacak ana nokta burasıdır. Fakat bu nokta zor olduğu, nefse hiç prim ve eline hiç malzeme vermediği, tamamen ihlâs, sadakat, takva, mü’minler arasında dayanışmaya dayandığı; dünyayı değil, İslâm adına ukbayı bile hedefe koymamayı gerektirdiği, şana, şöhrete bütün bütün kapalı bulunduğu, bir zerre, bir tohum olabilme dışında bir hedef tanımadığı, bir tohum gibi toprak altında çürüyüp, bir ağaca dayelik yapma esasına dayandığı içindir ki, riyanın, şöhretin, gösterişin, nefsaniliğin, enaniyetin, dünyanın ve dolayısıyla siyasetin zihinleri ve kalbleri istila edip, himmetleri kendine çektiği bir çağda, bu, zorlardan zor bir mesele olarak görülmektedir. Ama Müslümanlar olarak bunu gerçekleştirmedikçe, en azından bunu gerçekleştiren çekirdek bir topluluk var olmadıkça, İslâm’ın pak simasında kara bir bulut olmaya devam edeceğiz ve neticede semadan üzerimize yağmurlar değil, felâketler yağacaktır.

Acaba, zamanın bütün katmanlarını delip geçen bir kalbin sahibi olan Muhyiddin ibn Arabî, dev eserine Fütuhât–ı Mekkiye adını koyarken, asırlara bir ders mi veriyordu?

Kaynak: Ali Ünal – Zaman Gazetesi (04.01.2002)